9 Ağustos 2015 Pazar

Batının ahlaksızlığı


Çocuklu hayata geçince insan şehir yaşamına dair daha önce hiç farketmediği birçok ayrıntıyı görmeye başlıyor. Ve biz bu yeni hayata burada (ingiltere’de) geçtik. Dolayısıyla alıştığım standartlar da aslında oldukça medeni bir seviyede belirlenmiş oldu. 
Çünkü burası ,sadece çocuklulara değil, engelli ve yaşlılara da sosyal hayata katılabilmeleri için maksimum imkan sunan bir ülke. Öyle ki bindiğimiz otobüs durakta ineceğimiz zaman kaldırımla aynı seviyeye geliyor, yürüdüğümüz bütün kaldırımların rampalı bir iniş noktası mutlaka var, puseti öyle paldır küldür atlatmak gerekmiyor, bu rampalar bütün mimarı yapılar için de geçerli. Ve asansörler, hemen hemen her yerde asansör var diyebilirim. Heryerde alt değiştirme üniteleri var, çoğunlukla ayrı bir oda olarak, değilse de hem kadın,hem de erkek tuvaletlerinde. Çünkü babalar da çocukların altını değiştirebilirler! :)

Şimdi bütün bunlar devlet babanın yaptıkları (ya da sevgili kraliçenin yaptıkları diyelim). Bir de bunları kullanan insan evlatları var.  Daha pusetle o yöne doğru yürüdüğümde trafik ışığı olmayan bir yaya geçidinde zink diye duran şoförler var mesela. 

Bir de Londra’da metroyu kullananlar! 
Onlar bambaşka, onları anlatmak,onlara şiirler yazmak gerek :) Çünkü her seferinde çok yardımcı oluyorlar. 150 yıllık metronun her durağında asansör yok maalesef. Yürüyen merdiven bütün duraklarda var ama bütün o durakların bir kısmı da düz merdiven , yürümeyeninden. Üstelik bazıları çok basamaklı! Tam hadi bakalım taşı simdi pusetine kral gibi kurulmuş oğlunu diyerek ,kendisini merdivenlerden indirmeye ya da çıkarmaya her yeltenmemde ,ilk basamakta hoop puset havalanıyor. Mutlaka bir insan evladı çıkıp yardım ediyor. Hatta iki arkadaş,iki puset gezdiğimizde bile bir cengaver iksini birden taşımaya yeltenebiliyor. Ben de her seferinde nasıl teşekkür edeceğimi bilemez halde eziliyorum bu kibarlık karşısında.


Niye eziliyorum? Ben olsam yapmaz mıyım? Yaparım elbet, yapıyorum da. Ama alışmamışlık işte! 

Çünkü aynı çocuk,aynı pusetle memlekete tatile gelişimizde durum şöyle gerçekleşiyor. 
Pırıl pırıl yapılmış metro durakları, marmaray duraklarında asansörler var, hatta bir basamak dahi inip/çıkmak zorunda olmadığınız yolları var ,zaten heryer yürüyen merdiven. Fakat asansörlerin onu hep kuyruk! Kuyruklar da şöyle ilerliyor ; sağlıklı,genellikle genç ve orta yaşlı,acelesi olan yetişkinler, arkalarında yaşlılar,koltuk değnekliler,pusetliler,tekerlekli sandalyedekiler vs. Bu arkadaki grup genellikle aceleci sağlıklı yetişkinler kadar hızlı olamadıklarından hep arkada kalıyorlar. Ve bu durum o kadar kanıksanmış durumda ki,genellikle 2. turda sıra onlara geliyor. Öne geçenlerin arkalarına bakmama gibi bir alışkanlıkları var. Arkadakilerin de seslerini çıkarmama gibi huyları. 



Arsız bir vatandaş, batının ahlaksızlığını almış bir gurbetçi olarak bu duruma bulduğum çözümü sizinle paylaşmak için ettim bi torba lafı. Belki birbirimize birarada yaşamayı öğretiriz diye.

Asansöre doğru ilerlediniz, 

1) Asansörü kullanma hakkım var mı diye düşünülür. Hayır işten yorgun çıkmış olmanız bu hakkı vermiyor maalesef, siz yürüyen merdivende sağda durarak çıkan gruba dahil olabilirsiniz. Hayır aceleniz olması da bu hakkı vermez, siz de yürüyen merdivende soldan yürüyen gruba dahil olabilirsiniz. 
2) Asansörü kullanmak üzere sıraya girilir. Tabii ilk maddeyi hiçe sayıp gelenler olmuştur/olacaktır. Bu durumda kibarca izin istenir. “E biz de binecektik,bekliyoduk” bakışlarına aldırılmaz çünkü siz öncelik sahibisinizdir. Mümkünse arkalarda kalmış ve sesini çıkarmamış diğer öncelik sahibi insanları da yanınıza gelmeleri için “diğerlerinden” yolu açmalarını rica edebilirsiniz. 
3) Bir şekilde size sıra verilmemiş, herkes doluştuğu ve siz anca yetişebildiğiniz için kapı kapanmadan kimse inip size yer vermemişse, kapı kapanmadan çocuğunuza (yenıdoğan bile olsa bunu yapın) “Dur evladım bu amcaların/teyzelerin acelesi var bi çıksınlar bize de sıra gelecek elbet!” tadında yüksek sesli bir uyarıda bulunabilirsiniz. Olmaz ya belki bir alınan çıkar!

Birgün, belki birgün , biz de birbirimizin kibarlığından ezilecek hale geliriz! 


6 Ağustos 2015 Perşembe

Meme ,meme, hoop meme!

Hazır memlekette emzirme meselesi yine yeniden hortlamışken, memeli bir yazı da ben yazayım da bloga geri döneyim.
Tam 19 ay emzirdim,çok şükür. Doğum yapana kadar her memesi olanın açıp şakir şakır rahatça emzirdiğini sanan ben, menüde ne kadar problem varsa hepsinden biraz yaşadım ve biraz afalladım. Zaten prematüre doğan bebeğimin çenesi titreye titreye ememesinden tutun da, mastitler, sağmalar, yetmemeler vs. Çok zor oldu, çok ağladım, çok uğraştım. Hiç istemedim ama mama takviyesi yaptım. Bunu yaparken kendimle,eşimle ve gerekli gereksiz herkesle savaş verdim. Kimisi yap dedi kimisi yapma.

Bir anne emzirmeye başladığı andan itibaren ,diğer birçok şeyde olduğu gibi , herkes karışır. Bunun ülkesi,kültürü yok!
Öyle tutma,böyle yapma,onu yeme bunu ye,sütun yetiyor mu?,şu saatte emzirme,gak dese emzir guk dese emzir,sadece anne sütü ver! , sütün yetiyor mu?,mama ver doymuyor, gece emzirme, emzirerek uyutma, daha çok emzir rahat uyur,  sütün az mı acaba? , burda emzirme erkek var, tuvalette emzirme odamız var (kokulu ve çok hijyenik!) , yeter ne çok tuttun memede, sütün yetiyor mu?, zartzurt çayı iç iyi gelirmiş, e kaç aylık oldu hala mı emiyo, sütün yetiyor mu?, emziriyosun ondan gece uyanıyor,anne sütü şart daha çok emzir,hep emzir!

Çeneniz kopsun ulan! Bırakalı 5 ay oldu hala atamadım bu lafları kafamdan.
Herkese inat direndim, tam 19 ay emzirerek uyuttum, hayır gece uyanmadan uyuyordu, evet sütüm yetmedi ama soranların hiçbiri de al biraz da burdan ver demedi. Elle müdehale de gördüm, çok daha ilginç teklifler de! Otobüs durağı dahil heryerde emzirdim.Bir laf eden olmadı, bazen keşke olsa da cevap versem dediğim de oldu, içten içe temiz bi kavga edesim vardı demek.

Benden sonra etrafımda doğum yapan çok arkadaşım da oldu. Kimisi gürül gürül emziriyor, kimisi direk mama verdi. Kimseye de ,onlar birşey sormadıkları sürece, ağzımı açıp şöyle yap/yapma demedim. Çok zor olmadı, sadece ağzımı kapalı tuttum. İki dudağımı birbirine yapıştırdım yani. Ha ağzımı açınca da annesi sensin ,elbette en iyisini sen bilirsin, içinden nasıl geliyorsa doğru odur diyebildim. Çok zor olmadı, valla!

Emzirme gruplarına gittim. O zaman anladım ki, birçok kadın emzirirken ucundan kıyısından ,ya da sürekli sıkıntı yaşıyor. Hemcinslerinden destek bu dönemde en büyük nimet. “Sadece anne sütü,olsen de mama yok” militanlarına rağmen çok iyi geldi o gruplara katılmak.

Öyle böyle 19 ay hem midesi,hem ruhu beslendi oğlumun. Sahneyi ineklere ve keçilere bıraktım. Ben de bu ineklik halinin bitişini çok özlediğim  biralarla,şaraplarla kutladım. Zor işti, bitti.

Bütün emzirenlere birer kulak tıkacı yazıyorum, en yakın eczaneden temin ediniz!

20 Ağustos 2014 Çarşamba

buraya bir kuş konmuş




Önce "buraya bir kuş konmuş"un ingilizcesini dinledim.
Yavru köpeklerden (puppy) biri markete gidiyor, biri evde kalıyor,biri biftek yiyor,birinin tabağı boş,biri de hani benim dondurmam diye ağlıyordu. 
Bizimkini düşündüm ; kuş avcumuza sığınmışken biz onu tutuyor,temizliyor,pişiriyor, yiyor ve en küçük kardeşimize ayırmıyorduk! 

Hiç hoşuma gitmedi bu durum ve değiştirdim hemen! 

Buraya bir kuş konmuş,
Hava çok soğukmuş,
Bu , kuşu içeri almış,
Bu , ona yemek vermiş,
Bu , banyo yaptırmış,
Bu , onla oyun oynamış,
Bu da hani bana,hani bana demiş!

:)

Sevgiler! 


14 Ağustos 2014 Perşembe

Eller havaya!



Tam bir hafta sonra bugün anneliğimin birinci yıldönümünü kutluyor olacağım! 
Çok zor,çok güzel,rüya gibi ve çok hızla geçti bir sene. 
Gün içinde yorgunluktan delirecek kıvama da gelsem ,akşam uyuduğunda resimlerine bakıp dinlendim. Öyle bir delilik işte. 

Doğum öncesi ve sonrası çok okumaya çalıştım,çocuk yetiştirme üzerine, ekoller üzerine. Sonra da kendi ekolümü buldum ; öyle herşeyi kafana takmayan ebeveynlik ekolü. 

Bu geçen bir senede 2 ev taşıma (biri 6. aylıkken ,biri de önümüzdeki ay olacak) ,bir kısa mesafe (ingiltere-türkiye) ,bir uzun mesafe (ingiltere-kanada) yolculuk, birkaç ateşli hastalık yaşadık. 
Bütün bunlardan öğrendiğim tek şey şu oldu; ben ne kadar sakin ve rahatsam ,oğlum da o kadar mutlu! 

O halde ;
-uyku düzeni bozulacak diye gitmek istediğimiz yerden,yapmak istediğimiz tatilden kaçınmayacaktık. 
-bütün hafta çok bunaldığım için haftasonu dışarda vakit geçirmekten ,ona hazır yemek vermek zorunda kalacağımız için vazgeçmeyecektik,
-zaten erken doğduğu ve gelişiminin zamanı takvime her zaman uymayabildiği için her haltı google'a sormayacaktık (bunu biraz ihlal etmiş olabilirim, anayım ben ana! :) ) sorsak da uykularımızı kaçırmayacaktık (uyudum, kesin bilgi!)
-yerlere dökülmesin ,yeni temizlik yapılan evim kirlenmesin diye kendi kendine yemeyi öğretmekten geri durmayacaktık, 
- ya yemek yerken boğulursa, ya emeklerken kafasını çarparsa, ya yüzme dersinde çok şu yutarsa diye olumsuzlukları düşünüp onu engellemeyecektik.

Gururla söyleyebilirim ki, ilk çocuğumuz olmasına rağmen bunları çok büyük ölçüde uyguladık. 
Ve bu bir seneyi hepimiz mutlu geçirdik.

Yapmak istediğim fakat yapamadığım bir konu ise uyku eğitimi oldu. Evet çok yoruluyorum,bazen zıvanadan çıkıyoruz ikimiz de ,sonra oh ne güzel de sarıldım diyip koyuyorum yatağına. Eh bugünler de geçecek, beni yanında,odasında bile istemeyecek. Bu da böyle oluversin! 

Evimiz çoğunlukla kirli,çocuğumuz zaman zaman hazır yemek yedi, hatta anne sütüne destek olarak mama verdik/veriyoruz, kafasını kaç kere bir yerlere tosladı saymadım!
Yazarın burada anlatmak istediği ; mutlu ebeveyn = mutlu bebek.

E kutlu olsun o zaman, hobarey!

30 Haziran 2014 Pazartesi

Utopya


Dün, bir yandan ütü yapıp bir yandan tv izlerken bir belgesele takıldım. Yunusların doğumu ile ilgili.
Doğumdan sonra belgeselleri eskisi gibi izleyemez olduğumu farkettim. "ah kuzum nasıl emiyor bak, yavrum nasıl da güzel yüzüyor" gibi tepkilerle izleyebiliyorum bazen! Hatta anne yunuslarla empati bile mümkün :)

Birşey dikkatimi çekti orda, yunuslar doğumdan sonra göç ederlerken (aslında göç yolunda hamile kalıp doğuruyorlar) diğer yeni doğum yapmış anne ve bebek yunuslarla birarada yüzüyorlarmış bir süre. Hem bebeklerle birlikte ilgileniyorlar, hem de tehlikelere karşı korumaları daha kolay oluyormuş.

Biz 34. haftada beklenmedik doğumdan sonra tam 12 gün hastanede kaldık. Ve buranın kuralları gereği özel odada (tek kişilik) bile kalıyor olsan yanında refakatçı kalamıyor. Sadece baba sabah 9dan akşam 9a kadar kalabiliyor. Onun dışında gelecek kişiler için de ziyaretçi saatleri belli. 
Bu ilk başta beni oldukça korkutmuştu. Neyse ki doğum sabah erken saatte olduğu için o gün akşam 9a kadar birlikteydik üçümüz. Ama sonra o an geldi ve kaldık oğlumla baş başa. Odamızda paravanlarla ayrılabilen bir bölümdeydik ve diğer bölümlerde 3 yatak daha vardı. 

Bir odada 4 anne ,4 erken doğmuş bebek. Ve böyle birkaç oda daha. Bir de yenıdoğan yoğun bakım odası. Bir emzirme odası ve bir mutfak. Onlarca hemşire,ebe ve doktor.
İşte 12 günümüz bu ortamda geçti. 

Oradan çıkmak için can atıyor, çıkmazsam delirecekmişim gibi geliyordu son günlerde fakat sonradan sakin kafayla düşününce o günlerin bize ne büyük yararı olduğunu anladım. Keşke diyorum şimdi, her anne böyle bir "anne kampı" bulabilse. 
Öncelikle herşeyi işinin ehli insanlar öğretiyorlar, nasıl tutmalısın,nasıl emzirmeli,sütünü nasıl sağmalısın,altını nasıl değiştirmelisin,pişik oldu ne yapmalısın,kakası,ağlaması,uykusu vs. Herşey! Ve evet öncesinde eğitim de alabilirsiniz fakat kendi çocuğunuzla doğum sonrası bunu pratik ederken yanınızda hep bilirkişilerin olması çok ayrı. Üstelik ay ay üşüdü,yok terledi,bak aç kaldı,sütün mu gelmedi diye tepende kimse paniklemiyor. Eve geldiğimizde bakımını sanki 5. çocuğummuş gibi güvenle ve bilinçle yapabiliyordum. 

Aklına birşey takılınca (ki yeni bir annenin aklına ilk zamanlarda çok şey takılır! :), endişe ettiğin her an çağırıyorsun bir ebe/hemşire mutlaka geliyor. İstemezsen rahatsız eden de yok. Gece mama saati geldiğinde gelip uyandırmak için nöbet tutuyorlar ,böylece ne anne ne baba (ki o evde totoyu dönüp uyuyor zaten :) ) uykusunu alamadan geçirmiyorlar ilk günleri. 

Bir de işin psikolojik boyutu var tabii. Evet orası hastaneydi,evin temizliği,rahatlığı,yemekleri yoktu maalesef. Eşler,arkadaşlar sürekli yanımızda da değildi. Fakat bizi en iyi anlayacak kişiler oradaydı. Erken doğum yapmış başka anneler! 
Ne eşler,ne aileler,ne yakın zamanda doğum yapmış arkadaşlar! En iyi onlar anlardı halimi. Orada resmen üniversitedeki yurt sohbetlerine dönmüştüm. Bebeleri uyutup çene çalıyorduk ,gülüşüp bişeyler yiyor,bebeleri nasıl büyüteceğimizi hayal ediyorduk. 
12 günlük tanışıklık yıllara bedeldi bunu biliyordum,hala görüştüğümüz o iki arkadaşımla, yıllar sonra da görüşeceğimizi tahmin ediyorum.

Demem o ki, keşke bebeler aceleci olmayıp bizi korkutmasalar ve hastanelere gerek kalmasa ama her anne böyle bir ortamı yaşayabilse ilk birkaç hafta,mümkünse ev ortamında. 

Çünkü kadınlar yarışmayıp,birbirlerine destek olduklarında dünya çok daha güzel!

Kim bilir, belki bir gün?

30 Mayıs 2014 Cuma

GEZİ'Yİ UNUTMA!




Geçen sene bu vakitlerde, benim karnım kocaman olmuş,içeriden tekmeler yerken, kendi annelerinin yanındaydı aramızdan ayrılan canlar. 
Ben ilk defa bu kadar çok üzülmüştüm uzakta olduğumuza. 
8 Haziran'da Gezi'ye ancak turist gibi gidebilmiş, oraları gördükten sonra , bu olanlara tanıklık edenlere daha çok imrenerek bakmıştım. Resmen kıskanıyordum. 
Elimden birşey gelmezdi,oğlumu düşünmek zorundaydım. 

Sonra başka oğulları düşündüm, düşündük hep beraber. Arkalarından ağladık. Ama birileri gözünü bile kırpmadı işte! 
Geçen sene bu vakitlerde,onların da evlerinde aynı şeyler konuşuluyordu. 

Son bir yıldır üzerinde en çok kafa yorduğumuz konu çocuk yetiştirmekti elbet. Dönüp dolaşıp aynı düşünce takılıyor kafama işte! 
Kucağımda ne anlatırsam onu dinleyen,ne söylersem ona inanan bir insan yavrusu. 

Gün gelecek ya hakkını aramak için bir ağaca sarılacak,ya onun alnına nisan alacak,ya da insanları öldüren memurlarını alkışlayacak! Biri olacak elbet bu oğullardan. 

O büyüyene kadar bütün bu olanları anlatmak, ona insan olmayı,vicdanlı olmayı, hak aramayı öğretmek de bizim boynumuzun borcu olacak. 

Yaşananları,gidenleri unutmadan, öğrendiklerimizi bizden sonrakilere öğreterek büyüyecek ,gün gelecek adam olacağız!


21 Ocak 2014 Salı

Bırak dağınık kalsın!

Bugün minik mucize tam 5 aylık oldu! 

Evet zaman delice hızlı geçerken, minicik hatta çok minicik oğlumuz artık hepten kol ağrıtır bir hale geldi. 

Bu 5 ay geçerken ne yaptım diye düşündüm bugün. Oğlumu öptüm,kokladım,sarılıp uyudum,onunla konuştum,beraber gülüştük,uzun yürüyüşler yaptık uyusun 
diye.

Ne yapmadım peki? 

Pek fazla temizlik,ütü,yemek yapmadım mesela :) Ütüler iyice birikene , tozlar birlik olup gezinmeye başlayana kadar bekledim! 


Ne pasaklıyım di mi?  Evet! ama birşey söyleyeyim mi? Çoook mutluyum!

Çünkü gelecekler diye toz alacağım misafirler bana bu günlerimi bir daha veremeyecekler. Ne güzel uyuyor ,ben de yanına kıvrılsam dediğim an ütüye koşmadım,yanına kıvrılıverdim. Ütüyü de fırsat bulunca yaptım. 

Bunları yazıyorum çünkü bugünlerini harıl harıl herşeye yetmeye çalışarak geçiren,kendini heba eden çok anne var. Gitmezsek ayıp olur diye düşünüp gelen misafirleri için,yine ayıp olmasın diye temizlik yapıp pasta börek hazırlamaya çalışan anneler var evet! 

Neyse  işte tam da bu durumla ilgili ufak bir rehber hazırladım sizlere. Çok basit! 

Önce doğum yapan kişiyle yakınlığınızı derecelendirin. Bunu yapmak için şunu düşünün; o kişi sizin yoldayım,sana geliyorum diye arasaydı üstünüzdeki pijamayı çıkarıp ,etrafı toparlamaya başlar mıydınız?

-Cevabınız evet ise ; hiç darlamayın insanları,hastanede ziyaretine gidin en fazla ya da arayın,mesaj atın, aklımdasın ama sen müsait olunca haber et öyle gelelim diyin.

-Cevabınız hayır ise; durmayın yemek yapıp götürün. Giderken alınacak ne var diye sorun. Gittiğinizde de bebek sevmeye dalmayın,daha çok seversiniz, önce onlar hasret gidersin. Siz o arada yardım edin. Ne olursa olsun önce anne-babaya sorun ne yapılmasını istediklerini. Evle ya da bebekle ilgili ,onlar neyi nasıl istiyorlarsa öyle yapın.

Sonra da fazla uzatmadan onları yalnız bırakın. Özellikle ilk 3 ay bunu uygulayın. Unutmadan, özellikle ilk zamanlarda bebekli eve giderken ağır parfüm kullanmayın,mümkünse hiç parfüm kullanmayın. Bebekler bu kokulardan rahatsız olurlar. Hasta gibiyseniz,en ufak bir şüpheniz varsa gitmeyin,erteleyin. 

Gelelim yeni anne-babalara; siz de cengaverlik etmeyin, her işi beceririm yiğitliğine kalkışmayın ve bugünlerinizin tadını çıkarın. Yakınlarınızın yardım taleplerini geri çevirmeyin, istemediğiniz misafiri de zorla ağırlamayın. Bırakın ayıp olsun! Bu günler geri gelmeyecek.

Çok temiz,düzenli bir eviniz olabiilir ama evi süpüreyim derken bebeğinizin ilk agusunu duymamış olabilirsiniz. 

Bırakın biraz da dağınık kalsın!

31 Aralık 2013 Salı

Z raporu



Daha önce kötü,güzel ya da sıradan yıllar geçirdim şu yaşıma gelene kadar fakat bu yıl hiçbirine benzemedi.

2013 hem memleket tarihi hem kişisel tarih açısından en zor ve en güzel yıl oldu. Çok üzüldük yitip gidenlere ,bize layık gördükleri şiddete ama nasıl birarada durulduğunu öğrendik. Çok kıymetli günler yaşandı Haziran'da.

Sonra yılın son aylarında beklerken oğlumuz çıkageldi Ağustos'ta. 
En çok korktuğum,en çok üzüldüğüm,en çok sevindiğim anları bir arada yaşadım.

Hiç unutamayacağım bu yılı yanımda en çok sevdiğim üç erkekle ; oğlum,kocam ve kardeşimle kapatıyorum. 

Yeni yıldan hepimiz için sağlık diliyorum. 
Gerisini bir şekilde hallederiz nasılsa!

5 Aralık 2013 Perşembe

elemtere fiş kem gözlere şiş!





Bu bir isyan yazısıdır, kimisinin ağzı torba olmadığı için büzemediğimden bloga yazıyorum. Her yeni anneye de tavsiyemdir. 

Kültürler,diller,dinler farklı da olsa değişmeyen birşey var ki çok eleştiriyoruz. Herşeyi,herkesi,bildiğimiz bilmediğimiz her konuda, yerli yersiz. Hayırlısı da var bu eleştirilerin,hayırsızı da. Ancak yeni anneye yapılan ve kesinlikle kötü bir niyeti olmayan her eleştiri dalgalanıp da durulamamış hormonların çılgına çevirdiği bir bünyede fırtınaya sebep oluyor. Bunu yaşayan ne ilk ne de son anneyim,yine de belki bir yerlere ulaşır da ağızları büzerim diye yazıyorum işte. 

Buraya nasıl geldiğime gelince; geçenlerde bir yazıda okudum. Afrika'da bir kabilede anne-bebek üzerine araştırma yapmaya gitmiş birine yerlilerden biri sormuş "sizin oralarda anneler bebeklerini kafeslere koyuyorlarmış ,doğru mu?" Doğru ablacım doğru,o sevimsiz parmaklıklı yataklardan alıyoruz,neden mi? Çünkü yanımızda yatarlarsa ya biz onların üzerine çullanırız uykuda ya da kokumuza alışırlar. İlk kez hamile kaldıktan sonra duyduğum bu "kokuna alışır aman ha" lafı bana anne-baba kokusunun bebekler için bir çeşit uyuşturucu olabileceğini düşündürmüştü. Yoksa niye uyarsınlar canım? Sonra anladım ki işin özü ev işini yapamazsın,yemeği yetiştiremezsin,elalem ne der mevzusuna bağlanıyor. (ya ne alakası var senin iyiliğin için,boşver ev işi de neymiş? o sehpanın üstündeki toz mu?)Yoksa uykumda bile bebeğimi özlerken tüm gün onunla koyun koyuna yatmanın ne yükü olabilir ki? 
Elbette bebeklerimizin yatakları olacak,tabii ki dinlenmek için onlardan ayrı yerlerde yatmamız daha uygun olacak,fakat bunu bir yeni anneyi bebeğini çok kucağına alıyor diye eleştirmek? Yoo dostum yanlış sularda yüzüyorsun! 

Gelelim süt ve kilo meselesine. Hala kaçmadıysanız şimdi kaçın! Arkadaş sana ne bebek çok mu ufakmış,aman da kaç haftalıkmış, acaba annenin sütü mü yetmiyormuş? Ah pardon bebeğinizi ben almışım sanırım çok afedersiniz diyesim geliyor. Zira size ne? Ah canım de,agucuk gugucuk de geç güzel kardeşim. Hele ki normalden minik bir bebeğiniz varsa durum şöyle oluyor,bir asansöre biniyorsunuz, aaaa ne kadar da minik! Bir de görmediyse yanındakine gösterme kısmı var. Sonra kaç haftalık sorusu geliyor, daha lüzumsuzları yeni doğdu galiba diye de devam edebiliyor. Yok 35 yaşında. Sonra hele ki prematüre ise ister istemez "aslında 3 buçuk aylık ama şimdi 6 hafta erken doğduğu için tabii minik biraz, normal tarihinde doğsaydı bıdı bıdı " şeklinde açıklama yapma gereği ve içinden neden bu bebek büyümüyor,hooop yetemiyor muyum,iyi bakamıyor muyum kaygılarıyla gitti kafa! 

Sütün yetiyor mu?cular var bir de. Napıcan?Bi bardak koyayım gel sen de iç. Yetmiyor da napalım üstüne iki yumurta kırıyoruz, olmadı salçalı ekmek veriyoruz eline. Zaten daha fazla süt olsun diye abidik gubidik şeyler yiyen,ottan kökten medet uman,içinden rezene ağacı çıkacak insana denir mi bu? Hadi denir,çünkü deniyor görüyoruz, yani mümkün de neden denir? Yetmiyorsa emzirmeyi teklif etmeyeceksen o sorunun ne gibi bir katkısı var hiç düşündün mü?Ya da annesi aman bırak aç kalsın diyip dönüp kıçını uyuyor olabilir mi?

Bakın o kadar konuştum daha üstü ince,altı çıplak,rüzgar eser,yel vururlara gelemedik. Sonra resmini koyma nazar değer,güzel deme en çok annenin nazarı değer,sütüm bol/uykusu çok iyi dersen hiç sekmez kesin nazar değer var.Ne nazarmış arkadaş çocuğumuzu sevemedik,güzelsin diyemedik. 

O zaman son olarak geriye doğru gidip hamile kardeşleri de katalım işin içine. 

Bizzat yaşadığım bir olaydır, kadının kadına yaptığıdır,bilmem niyedir! 
Yazın Türkiye tatilimizde bir sebepten henüz 5 buçuk aylık hamileyken birkaç gün hastaneye yatmam gerekti ve kumsal,tatil hayal ederken Ankara'dan Mersin'e gidemedik. (Kesin nazar tanrılarının işiydi bu da bak,o hamile fotoğrafımı koymayaydım iyiydi!) Sonra dönmeden 2 gün Çeşme'ye kaçma şansımız oldu ve bir gün akşamüstü Alaçatı'da şöyle bir turlayalım dedik. Henüz Haziran başı,kimseler yok ve tabii ki hava çok sıcak. Sokakta bir cafede kızı ve kocasıyla oturan densiz "ay maşallah ne cesaret hamile haliyle buralarda gezmek" dedi. Sonra yer misin yemez misin?! Yok tabi öyle birşey anca buralarda bıdı bıdı ediyorum işte. 

Neyse etrafınızda hamile vardır,yeni doğum yapan vardır, bunlar kulağınıza küpe olsun,dilinizin ucuna gelsin de söyleyemeyin,içinizde patlasın,gidin akşam evde bir köşede kendi kendize fısıldayın,delirtmeyin bu kadınları!

24 Kasım 2013 Pazar

Almalı mı , almamalı mı?


Nasıl geçtiğini anlamadığımız 3 ayı geride bırakmışken bu yazı kaçınılmazdı elbet! Buyrunuz..

2 yıl birer valiz oradan oraya taşındığımızdan beri alışveriş alışkanlıklarımız oldukça değişti. Hala da çok uzun süreli bir yerlerde kalma fikri bize pek sıcak gelmediğinden birşey alacağımız zaman kendimizi mağazaların albenisine kaptırmadan rasyonel davranabiliyoruz çok şükür!

Şimdi iş çocuk mevzusuna gelince değişiyor farkındayım. Çünkü çok acımasız bir sektörle karşı karşıyayız! Hele ki ilk çocuğunuzsa ve hamile hamile mağaza geziyorsanız ,almadan durmak ciddi irade işi. Yine de akıllı davranıp lüzumsuz birşey almadığımızı düşünüyorum. Çünkü aklımda hep bir yazı vardı alışveriş listesini yaparken. Maalesef yazıyı bulamadım ama özü bebeğinizin aslında sadece size ve sevginize ihtiyacı olduğuydu. Eh bir de süt ve bez tabii! 

Zira hiçbir bebek "Nerde benim duvar süslerim, hani benim 6 aya kullanmayacağım odamda yatmayacağım kocaman yatağım?" diye ağlamıyor! :) 

Evet insan özellikle ilk çocuksa özeniyor bazı şeylere. Biz de eksik kalmadık tabii, onun için kullanacağımız odayı boşalttık,aldığımız eşyaları bir bir oraya koyduk. Ve işte benim hastane çantasını hazırlayayım artık dediğim pazartesi hastaneye gittik. Üstelik o pazartesiden sonra daha mini mini kıyafetlerini yıkayıp hazır edecektim! Peki odası? Elbette sadece kutularla dolu ardiyeydi henüz :) 

Sonra nasıl mı oldu? Hastanede doğuma alabiliriz dendiğinde önceden karar verdiğimiz araç koltuğunun siparişini verdik telefondan , babası eve gidip kıyafetlerini yıkadı, beşiğine çarşafını serdi. O an sadece  sağlıklı olmasını dilerken ,kaç günde hastaneden çıkacağımız belli değilken bir odasının olması hiç de umurumuzda değildi doğrusu! Yapmadık da zaten, halen de yok bir odası ve inanmazsınız büyüyor! :) 

Elbette bebeğinize oda yapmayın demek değil bu,sadece alışveriş yaparken acımasız bebek mağazalarına cüzdanı teslim etmeyin demek. Çünkü kesinlikle hayatı kolaylaştıran çok mühim ürünler de var ki,iyi ki de almışız diyebiliyorsunuz.

Belki faydası olur diye de bizim iyi ki almışız dediklerimizle ,ah bu acemiliğimiz dediklerimiz;

-Bebek arabası işi en çok araştırdığımız konuydu, o kadar ki hayatımda aldığım hiçbir ürünü bu kadar incelememiştim. Sonuçta Bugaboo Bee'de karar kıldık ve 3 aydır her gün iyi ki almışız diyorum. Mağazalarda,marketlerde en dar aralıklardan geçebiliyor,bir hamlede kaldırabiliyor,oldukça çabuk katlayabiliyorum.Ayrıca kocaman bir sepeti var altında. Bir de bagajı tamamen kaplamıyor. (Araç koltuğu olarak da Maxi Cosi cabriofix kullanıyoruz ki ufak aparatlarını takınca arabayla da uyumlu hale geliyor)



-Philips Avent strelizasyon makinesi, özellikle mama takviyesine başladığımız şu günlerde kıymetini daha da iyi anlıyorum. Kesinlikle çok pratik.


-Tiny Love 3-in-1 Rocker; değiştirdiğimiz 3 salıncaktan sonra indirimde görünce bunda karar kıldık ve oldukça memnunuz. Titreşimi çok iş görüyor özellikle gaz çıkarma çalışmalarında :)  Ve evet birçok salıncakta var fakat bunun bir diğer artısı da istenirse gün içinde uyuması için tam yatay hale gelip yatak da olabilmesi.


- Alt değiştirme ünitesi; pahalı birşey almadık sadece raflarına aldığım ikea kutularla oldukça kullanışlı hale geldi. 




-Keşke dediğim tek şey beşik oldu. Oldum olası sepetleri sevemedim o yüzden motherçare'den bu beşiği almıştık. Aslında oldukça kullanışlı, hafif olduğundan başka odaya da kolayca taşınıyor,istenirse sallanabiliyor ve sabitlenebiliyor.



Keşke demem ise bu aşağıdaki ürünü almadığımdan .


Özellikle ilk zamanlarda sürekli emzirme,uyuma uyanma ve paranoyak bir şekilde nefes alıyor mu kontrolleri için uykusuz anneye yataktan kalkmak çok zor gelebiliyormuş, hafife almışım bu durumu. 

-Banyo içinse herhangi bir kuvet almıştık ki sonradan bu ürünü gördük

Fiyat biraz daha pahalı ama çok kullanışlı oluşu ve ayrıca alt değiştirme ünitesi gerekmeyeceğini düşünürsek bunu almak mantıklı olurmuş. 
Bu arada şampuan olarak burts bee ürünlerinden çok çok memnunuz,söylemeden geçemedim.

-Son olarak da tabii ki süt pompası var. Daha önce bir anne bloğunda okumama rağmen,çok sağmıyorum zaman zaman ihtiyaç oluyor nasılsa ise dönme durumu yok diye manuel pompa aldım ve evet o uykusuz gecelerde çekilecek dert olmadığını anlayıp medela mini elektrikli pompaya geçiş yaptım. Hem boşuna masraf yapmış hem de boşuna el kaşı yapmış oldum! iki kere bile kullanacak olsanız elektrikliyi alın derim,ben ettim,siz etmeyin. 





İlk 3 aylık durumumuz budur. Bu arada kıyafet konusunda çok coşmamıştık fakat yine de o yenıdoğan takımlar birkaç kere giyilir ancak diyorduk ki oğlumuz tutumlu çıktı,3 ay tepe tepe giydi artık yeni yeni küçülmeye başlıyorlar. Özellikle kıyafeti ve bebek bezini az almakta fayda var. Doğduktan sonra duruma göre karar verilir,hem de yeni anneye de dışarı çıkma bahanesi olur :)

Bakalım ilerleyen aylarda bizi ne sürpriz alışverişler bekliyor :)

16 Kasım 2013 Cumartesi

Bir minik mucize


Bloğa geri dönmeyi çok uzun süredir çok istiyorum fakat hayatımızın en muhteşem aylarını geçirdiğimiz bugünlerde elim kolum öyle dolu ki bir türlü fırsat bulup yazamıyorum. Bir minik mucize kollarımda bana bakarken tek elle ne kadar yazılırsa yazmaya çalışacağım. Yazmak istiyorum çünkü bugün, yani 17 Kasım Dünya Prematüre Günü!

Bizim de hikayemiz işte tam burada devreye giriyor. Yazmak ve esin dostun biraz olsun ilgisini çekmek istiyorum bu mini mini aceleci bebelere. Özellikle de ailelerine.

İşte doğum hikayemiz:

Bir pazartesi sabahı "biraz ağrım mı var ne?" diyerek elimizi kolumuzu sallayarak,dönüşte kahvaltıda omlete ne koyacağımızı konuşarak çıktık evden. Meğer o bir önceki gece başlayan hafif ağrı sancıymış,meğer o hissettiğim suyun gelmesiymiş. Hastaneye yatışımla birlikte herşey oldukça hızlı gelişti. Tam bir buçuk gün sonra akşam saatlerinde ,suyun gelmeye devam etmesinin yarattığı enfeksiyon riski bebeğin hareketlerinin de azalmasıyla birleşince suni sancıda karar kılındı. Aslında kendisi de 28 haftada erken doğmuş eşimden ve ailesinin anlattıklarından çok da yabancı değildik erken doğumlara fakat o ana kadar kendisini içeride biraz daha kalması için ikna etmeye çalışmış olmaktan (eylülde gel diye şarkı bile söyledik küçük beye)  olsa gerek ,böyle beklenmedik bir vakitte doğabileceğini hiç aklımdan geçirmemiştim. Ama işte doğum servisine alınıyordum bile.

Son birkaç ayımı hypnobirthing kitapları okuyarak geçirip, pozitif doğum gruplarına katılarak kendimi hayalimdeki "sakin sakin doğum"a hazırlıyordum.O kadar ki hastaneyi gezdiğimizde istediğim o doğum havuzlu mum ışıklı odayı gözüme kestirmiş,doğum başladığında boş olmasını dilemiştim defalarca. Ama işte hayat fazla plan yapmamak gerektiğini bir kez daha gösterdi. Tabii ki bu sakin doğum hayalimde epidural bile yoktu. Suni sancı verildikten çok kısa bir süre sonra doktor gelip epidural ile ilgili bilgi verdiğinde bile hayır demiş,10 dk geçmeden "getirin gelsin" demiştim. O arada kaç dk. geçti bilmiyorum fakat okuduğum kitaplara ne kadar sövdüğümü ebeler çok net hatırlıyorlardır sanırım :)

Bana normal gelişen doğumun benim içinde bulunduğum durumdan elbette farklı olduğunu,suni sancının daha acılı olabileceğini söyleyip durdular. Neyse ki elimde epiduralın düğmesi vardı,bastığım anda sırtımdan bir serinlik geliyor ,bu neşeyle bekliyordum oğlumu. Fakat o da olmadı, hareketler ve oksijen seviyesi azaldığı için artık sezeryane geçme vaktiydi. Bütün bunlar olurken sabahı etmiştik, zaten normal doğum olsa bile bende ne enerji kalmıştı,ne sabır. Zaten bebeğimi riske sokmak da istemediğimden "gidelim" dedim!  Operasyon başlamadan hemen önce yenıdoğan yoğun bakımında o an yer olmadığını, ihtiyaç durumunda bebeği başka bir hastaneye nakletmeleri gerektiğini söylediklerinde ,hayatımda kaç kere korktuğumu zannettiğimi bir daha düşündüm. İlerleyen haftalarda doğum planıma doğar doğmaz göğsüme yatırılmasını,kordonunun hemen kesilmemesini ve mümkün olduğunca kısa sürede emzirmek istediğimi yazacaktım ki şimdi bari başka hastanede olmasın,buradan çıkınca hemen ayağa kalkamam diye endişe ediyordum.

Hayat tam da böyle birşey işte!

Ben bunları düşünürken bir kalabalık takım çalışmaya başlamıştı işte.Bilincin yerindeyken önündeki perdenin ardında karnını yarıyor olmaları çok acaip bir histi.Ama tabi benim aklım fikrim o ağlama sesini duymaktaydı. Anestezistin yaptığı şakalara da dinlemeden gülüyordum. Ve işte o ciliz ağlama sesini duyduğumda bambaşka birşeye dönüştüm ben. Tarifsiz bir mucizeyi henüz sadece duyuyordum.

O kadar hayal etmiştim ki yüzünü,sesini ve o kadar endişe etmiştim ki son 1,5 günde olanlardan, bir an önce kucağıma almak istiyordum. Tabii ki öncesinde kontrol etmeleri gereken şeyler vardı, işte o an başlıyor prematüre bebeğin annesinin çok uzun zaman sürecek sabır testi. Neyse ki eşim oradaydı, en azından birimizin onun yanında olabilmesiyle avundum. Sonra babasının kucağında geldi güzel oğlum , birkaç saniye görüp bir kere öptüğümü hatırlıyorum. Çünkü beslenmesi için burnundan midesine gidecek tüpü takacaklardı. İlk 12 gün oğlumuzu o tüple gördük hep.
Çok şükür ki, kilosu haftasına göre iyi,akciğerleri kuvezde kalmasına gerek olmayacak kadar gelişmişti. Güçlü durdu,yanımdan hiç ayrılmadı minik mucizem. 12 gün hastanede önce vücut ısısını ve kan şekerini düzenlemekle uğraştık, sonra da anne sütüyle beslemeye çalıştık. Bu arada sarılık olduğundan 2 kez fototerapide kalması gerekti. O kadar kısa sürede bile günlerce bebeklerini kuvezde yatarken izleyen arkadaşlarımı daha iyi anladım. Özellikle ilk haftalarda sürekli göğsümde uyuttum ve hala minik oğlumu iyileştirenin bu olduğuna inanıyorum.

Skin-to-skin her bebek için ama özellikle prematüre bebeklerin bakımında çok önemli bir yer tutuyor. Hem bebeğin vücut ısısını,kalp atışını düzenlemeye,hem de annenin sütüne faydası büyük.

İlk günden beri sarılıp uyumayı çok sevdik hep,hala da çoğu günler yapıyoruz.

Bugün de kendisi de prematüre olan sevgilime ve minik mucize oğluma sarılarak dünyada bütün aceleci bebeklerin sağlıklı olmalarını diledik.

24 Ağustos 2012 Cuma

D U Y U R U


Son zamanlarda çeşitli tatsızlıklar yaşadık ve fakat hayat böyle geçiyor işte. İyiyi, kötüyü hepsini çorba edip döküyor önümüze. Dertli kısımları yazmadım buralara pek, sevmiyorum da ulu orta dertlenmeyi. Onun yerine güzel güzel haberleri yazmak isterim. 
Dünya için oldukça anlamsız , bizim için fazlasıyla anlamlı olan güzel haber ise artık yerleşik hayata geçiyor oluşumuzdur! 
Bugünlerde en büyük eğlencemiz emlakçı sitelerinde ev bakmak oldu. Durmuyor, gece gündüz evlere bakıyor ,karar vermeye çalışıyor , özlediğimiz "adresi belli" hayatın planlarını yapıyoruz, heyecanlıyız! 
Bundan böyle , bir sonraki emre kadar, adresimiz Bristol olacaktır , eşe dosta duyurulur. 

Yönetim 

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Iskocya Notlari

 Iskocya'ya yolu dusen olursa diye gectigimiz haftaki geziden aklimda kalanlari birkac satir karalayacagim. Az lafla, resimli anlatimlarla devam ediyorum.

-Mutlaka arabayla dolasin , o yollardan otobus,trenle gecerseniz durduramayacaginiz icin uzulursunuz.






-Turistik rotalarla ilgili tabelalar var her yerde, takip edin,pisman olmazsiniz.
-Yol uzeri minik cafe/restaurantlarda corba/bira icin, havaya gore muhtemelen corba icmek isteyeceksiniz once! :)
-Kaleleri,milli parklari gezin.






-Mutlaka bir viski imalathanesi gorun, (Glenfiddich bu konuda oldukca basariliydi)
-Highland games tarihlerine denk getirmeye calisin,erkenden gidip butun yarislari izleyin.




-Henuz hava sartlari nedeniyle biz de yapamadik ama kuzeyde balinalari izlemeye gidin,gidelim :)

Ozet: "Yesile,griye,yagmura ve viskiye doymus olarak bitmeyen bir Iskocya gezisinde yanlis giden birseyler vardir. "


14 Mart 2012 Çarşamba

bir sehri yuruyerek gezmek gerek


Bazen buradan gitmeden mutlaka gormem gereken birseyi kacirmayayim diye bakiyorum nerelere gidilir diye. Ama cogunlukla yuruyorum gelisiguzel. En cok da bu hesapsiz yuruyuslerde egleniyorum,ne zaman ne cikacagi hic belli olmuyor.

Tam da boyle iste, dun tesadufen denk geldigim bu bit pazari/antikaci dukkanlari gibi.
Gezdikten sonra , arastirsam da burayi merak eder gelirdim diye de dusunmedim degil. :)






12 Mart 2012 Pazartesi

Guzel Siena


Gectigimiz cumartesi oglene dogruydu, madem yakiniz bir gorelim o zaman diyerek atladik otobuse , Siena'ya gittik. Guzel Siena'ya.


Floransa'dan gitmek icin otobus daha avantajliymis, oyle okuduk. Trene gore daha merkezi imis duragi.
Otobuste kisaca okuduk, neymis ne degilmis.
Sehrin ortasinda, eski sehir olarak da anilan bolge, iste butun bu gordugunuz nefis evlerin oldugu bolge, surlarla cevrilmis zamaninda. Medici'ler tarafindan, o guzel renkli kirmizi toprak taslarla. Sanirim bu renge de adini vermis Siena.


Bahar da geldi buralara, hava hala hafif serin ruzgarli olsa da, gunes en az cicek acmis bu agac kadar nefis!


Biraz yuruyunce her yol sizi buraya cikaracaktir illa ki. Burasi guzel mi guzel Piazza del Campo , diger bir deyisle Campo meydani.
Guzel de bir kule var orada, fakat bizim yarim gunumuz oldugundan ne kuleye cikmak ne de muzeleri gezmek icin vaktimiz yoktu.


Hava da boyle guzelken, sokaklarda basibos yurumeyi daha keyifli bulduk :)
Sokaklar da boyle guzelken!


Irili ufakli tepelerin uzerine kurulmus bu sehri birkac saat yuruyunce tabii ki meydanda , gunes hala isitiyorken bir italyan birasi esliginde dinlenmek kacinilmazdi!


Olur da buraya gelmeyi planlarsaniz, mumkun olabiliyorsa Palio festivaline denk getirin diyorlar.
Benden soylemesi!


1 Mart 2012 Perşembe



Buraya gelmeden once hakkinda birseyler okuyamamis, nedir, ne degildir arastiramamistim.

Ama aklimda canlanan goruntu iste bu fotografa cok yakindi. Bekledigim gibi bir sehir bulduguma cok sevindim, cok da sevdim sokaklarini.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Bir haftasonu kacamagi olarak Lecco


Gectigimiz haftasonu onceden planlanmis bir Torino ziyareti oncesine, son anda bir mola ekledik ve Como golunu gormeye karar verdik. Yolu cok uzatmamak adina golun en guney noktalarindan biri olan Lecco'yu sectik. Aksamustu vardigimizda karsimiza cikan soyle bir manzaraydi.

Onceden planlanmis bir gezi olmadigindan nerede yemek yiyecegimizi bu sefer tripadvisor'a sorduk. Iyi ki de sormusuz. Calisanlar ingilizce bilmiyorlar ancak kisitli italyancamiz ve cep telefonu sayesinde nefis yemekler siparis etmeyi basardik! Simdiye kadar Italya'da yedigim en guzel yemeklerden birini yemis oldum da diyebilirim.

Sabah kalktigimizda ise soyle bir gune uyanmistik.

Ve hemen sonra Torino'ya gitmek uzere yola ciktik. Sonrasinda bizi bol sohbetli,neseli,rakili,mezeli bir haftasonu bekliyordu. Cok ozledigimiz arkadaslarimizla nefis bir haftasonu gecirdik.
Buradan ev sahipligi icin Ozge'ye tesekkur ederken, Tugba 'ya da yolun acik olsun demek isteriz.
Merakla maceralarini dinlemeyi/okumayi bekliyoruz :)

Son olarak :
Lecco'ya yolunuz duserse diye,
Kalinacak yer: Hotel Griso
Butun odalari gol manzarali ve manzaraya karsi kocaman teraslar var.Mumkunse en ust katlardan oda ayirtmaya bakin.

Yemek yenilecek yer: Borgo Scacciaventi
Belki yaz aylarinda rezervasyon yaptirmak gerekebilir.
Sarap menuleri oldukca zengin. 3 cesit bruschetta da mutlaka denenmesi gerekenlerden.

Yapilacak aktivite: Sezonda gitmedigimiz icin yakalayamadik fakat buradan gol kenarindaki diger ilcelere vapur seferleri oluyormus. Hava guzelse cok keyifli olabilir.

Como golunu kime soylesem ilk duydugum George Clooney'nin orada evi oldugu idi, fakat evi satmis diye duyduk! Dogru mu bilemem.
Fakat bildigim bir sey var ki, o da bir Como ziyaretinin daha sirada oldugudur. Bu manzaraya bir seferle doyulmaz!

22 Şubat 2012 Çarşamba

Bir sehre alismak


Ya da alismaya calismak. 
Once bakkalin,manavin yerini ogrenmek, 
Sonra her gun capi biraz daha genisletmek, 
Ya da bazen adrese bakmadan sokaklari yurumek, 
(sehri ogrenmek icin yurumek ve kaybolmak gerek!) 
Gidilen her yeni noktadan eve donebilmeyi becermek, 
Ustelik eve her seferinde degisik bir yoldan donmek. 
Copler nereye atilir,posta kutusu nerededir diye bakinmak, 
Hangi firinin ekmeginin daha guzel oldugunu kesfetmek, 
 Ilk birkac sabah uyandiginda nerede oldugunu dusunmek demek biraz. 

 Eh biz de oldukca alistik gecen 2 haftada, artik gorduklerimizi yazmak gerek. 

 Sokaklarini yurumekten simdilik cok zevk aldigim Floransa'dan sevgiler :)

8 Şubat 2012 Çarşamba

Yeni ev, Yeni Sans

Gectigimiz 15 gun icinde 2 ulke,5 sehir dolastiktan sonra yeni evimize geldik sonunda. Nasil gelebildigimize ise sasirmis durumdayiz. Stamford-Philadelphia arasi arabamizla yolda kaldik,yillardir yagmayan kar Izmir'e yagdiginda havaalaninda 7-8 saat gecirmis olduk, diger sehirlerde de hayat pek kolay olmadi. En son Roma-Floransa arasi arabayla gelirken gps'imiz hizimiza dayanamayip bir anda bir daha acilmamak uzere kapandi. Butun bunlara ragmen, yeni evimize gelmeyi basardik! Yol uzerinde hayatimizi ozetleyen bir diyalog da yasandi. Istanbul'dan Italya'ya gelmek uzere ucaga binmeden hemen once check-in yaptirirken, gisedeki kadin "goruyorum ki internetten bagajlariniz icin fazla kilo almissiniz, hayirdir ev mi tasiyorsunuz?" diye sorma gafletinde bulunmustu ki, ikimiz ayni anda "evet" deyiverdik. Once dalga gectigimizi sandi,sonra da karsilikli gulustuk. Hayatimizi anlattiktan sonra pek de anlam veremedi saniyorum bu duruma :) Evimizi tasidigimiz bu sehir ise cok heyecan verici bizim icin. Hep merak ettigimiz bir yerde,kisa bir sure de olsa yasama sansimiz olacak. Henuz yerleseli birkac gun oldu ve simdilik buralar cok soguk. Fakat en kisa zamanda detaylarla ilgili cok sayida yazi yazacagimi tahmin ediyorum. Simdilik ciao!

16 Ocak 2012 Pazartesi

2012 2. Hafta Sonuclari

Bu hafta planladigimdan azini da izlemis olsam guzel filmlerle kapattim. Burada da boyle film elestirmeni havasinda yazmak istemiyorum aslinda,zira cok uzagim boyle seylere. Izledim yazayim, begendim begenmedim yazayim,okuyan olursa ne ala.Belki merak eder izlersiniz,begenirsiniz. (yazar burada kendi kendine konusmaya devam ediyor) Neyse, ilk film , NY gosterimini MoMa'da yapan Gise Memuru/Toll Booth idi. Yonetmeni Tolga Karacelik ile de tanisma sansimiz oldu. Filmin yalniz bir adami,cok da eglenceli bir sekilde anlattigini dusunuyorum. Bolca odul almis ve sanirim Amerikalilarin da begenisini kazandi. Gelenler cok begenmis gibilerdi en azindan.Umarim oyledir ve umarim yonetmenden daha cok filmler izleriz.
Digeri de zamaninda nasil olduysa atlayip izlemeyerek cok sey kacirdigimiz bir baska Turk filmi, Calgi Cengi. Inanilmaz eglendik, karnimiza agrilar girdi. Ozellikle hastasi oldugumuz Murat Cemcir'e biraz daha hasta olduk!
Filmler bu kadar eglenceli giderken biraz ic karartmadan olmazdi degil mi? Melancholia her acidan cok basarili bir film evet,ustelik bircok elestirmen tarafindan yilin filmi olarak bile gosteriliyor. Fakat soguk ve karanlik bu kis gunlerinden mi, yoksa hali hazirda bunalmis benden mi kaynaklaniyor bilmiyorum, biraz zor oldu bitirmek. Munasip bir vakitte tekrar izlemeyi dusunuyorum.
TV'ye gelince bir suredir izlemekte oldugumuz diziler tatilden donmeye basladilar birer birer (fringe,grey's anatomy vs.). Gecen hafta sozunu ettigim Sherlock Holmes ise 3. ve epik bir final bolumuyle bu sezonu da kapatti. Bu arada tr'de de Son isimli yeni bir dizi basladi. Tamamen Berkun Oya'ya olan hayranligimdan izlemeye basladim ve ne kadar hakli oldugumu bir kez daha anladim. Kesinlikle farkli bir is olmus. 2 dakika sonrasini tahmin edemedigimiz bir turk dizisi uzun suredir duymamis,gormemistik. Biraz sonra 2. bolumunu de izleyecegim. Yanlis okumadiysam 25 bolumle de bitireceklermis. Sanirim son zamanlarda turk kanallarinin gordugu en iyi islerden biri olacak.
Bir de Golden globe izledik bu hafta tabii. Henuz izlememis olsam da homeland'in bu kadar odul almasina icten ice biraz gicik oldum. Listede hala izlenmemis duran The Artist'i ise ilk siralara yazdim. Bir de malum mevzu var, Meltem Cumbul! Biz baya torunu okul gosterisine cikmis nine-dede seklinde amaan bizim kiz cikti diyerekten izledik. Ne vesileyle olursa olsun hos bir durum. Yalniz anlamadigimiz bir nokta var. Guzel oldu ciktin,mesajini da verdin de ne ettin guzel kizim? Odul sunmadin, odul sunacaklari da sunmadin,ve simdi reklamlar bile demedin? Gercekten bilen ,anlayan varsa beni de aydinlatsin isterim. Meraktayim.
Son olarak , bu hafta bolca Can Bonomo dinledim. Simdiye kadar shuffleda denk geldikce dinledigim parcalari simdi arka arkaya dinliyorum. Eurovision bahane, Can Bonomo'nun daha cok taninmasi sahane oldu. Kimligi ile ilgili fazlasiyla cirkin haberlere,yorumlara ise hic girmeyeyim en iyisi. Seviyoruz kendisini.
Bir de zaman zaman haftanin yemegini de recetesiyle yazip burayi iyice saatli maarif takvimine cevireyim diyorum. Haydi hayirli haftalar!